Türkiye yeni güvenlik mimarisini nasıl kurmalı?

Türkiye'nin güvenliği bakımından son birkaç haftada yaşanan üç gelişmeyi aynı çerçevede okumak lazım. Geçtiğimiz ay Ankara'da yapılan NATO Zirvesi, geçen hafta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve yine aynı günlerde Meclis'ten geçen PKK'nın silahsızlanması ve tasfiyesine ilişkin yasal çerçeve, kuşkusuz ki ülkemizin farklı güvenlik meselelerine cevap veriyor.

Üçünü bir arada ele aldığımızda ise daha geniş bir istikamet değişikliği karşımıza çıkıyor. Türkiye, içeride kırk yılı aşan bir güvenlik yükünü azaltmaya çalışırken, hem yakın çevresinde bölgesel caydırıcılığı güçlendiren yeni ortaklıklar kuruyor, hem de Avrupa güvenliğinin ana taşıyıcısı olan NATO içindeki yerini tahkim etmeyi hedefliyor.

Bu üç başlığın ortak zemini devlet kapasitesi. Öyle ki, Türkiye açısından önümüzdeki dönemin esas meselesi daha fazla alanda görünür olmanın ötesinde, sahip olduğu askeri, ekonomik ve diplomatik kapasiteyi daha az maliyetle daha fazla sonuç üretecek şekilde kullanabilmek.

Bu bağlamda, iç güvenlik yükünün azalması, Irak ve Suriye'de daha istikrarlı bir çevre kurulması, Körfez ve Kızıldeniz'de caydırıcılığın artırılması ve NATO içindeki konumun ekonomik ve askeri kazanımlara dönüştürülmesi birbirini tamamlayabilir. Gelgelelim, başarılı olabilmek için bu yeni taahhütlerin kapsamını doğru belirlemek ve dış politikanın farklı cephelerini aynı stratejik hedefe bağlamak gerekiyor.

Mekke Anlaşması bu tasavvurda nereye oturuyor? Mekke Anlaşması bu arayışın Türkiye'nin yakın çevresindeki en yeni halkasını oluşturuyor. Burada üç ülkenin birbirine yakınlığından daha önemli olan husus, ilk defa açık bir kolektif savunma taahhüdü altına girmeleri.

İran Savaşı sırasında Körfez ülkelerinin doğrudan hedef haline gelmesi, Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları ve Hürmüz ile Babülmendep'in aynı dönemde tehdit altında kalması, Riyad'ın güvenlik hesaplarını değiştirdi. Türkiye'nin de anlaşmanın hemen ardından Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz'de ticari seyrüseferi korumak amacıyla geliştirdiği uluslararası güvenlik mekanizmasına katılması bu nedenle önemli.

Türkiye açısından burada somut bir menfaat bulunuyor. Babülmendep'te güvenliğin bozulması Süveyş üzerinden Akdeniz'e ulaşan ticareti, Hürmüz'deki kriz ise enerji fiyatlarını ve Körfez ekonomilerini etkiliyor. Riyad'ın bu yıl Türkiye'de ilk aşamada 2.000 megavatlık güneş enerjisi kapasitesi yaratacak 2 milyar dolarlık yatırım açıklaması da güvenlik ile ekonomik ilişkinin artık birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini gösteriyor.

Kızıldeniz'de istikrar Türkiye için başkasının güvenliğine katkı vermenin ötesinde, kendi ticaretinin ve enerji maliyetlerinin korunması anlamına geliyor. Tam da bu nedenle Mekke Anlaşması'nın sınırlarının baştan iyi çizilmesi lazım. Deniz ticaretinin korunmasına veya Suudi hava sahasının savunulmasına katkı vermekle Yemen'de açık uçlu bir savaşa girmek aynı maliyeti doğurmuyor.

Pakistan ile Hindistan arasında çıkabilecek yeni bir çatışma da Türkiye bakımından Körfez'e yönelik bir dış saldırıyla aynı güvenlik hesabını üretmiyor. Uygulama protokollerinde kolektif savunmanın hangi coğrafyada ve hangi şartlarda devreye gireceğinin belirlenmesi, anlaşmanın caydırıcılığını zayıflatmanın aksine tarafların yerine getiremeyeceği taahhütler vermesini engelleyecektir.

Pakistan'ın nükleer kapasitesi siyasi denklemin bir parçası olsa da, henüz kamuya açıklanmış bir nükleer paylaşım mekanizması bulunmadığını da akılda tutmak gerekiyor. Mekke'de başlayan mekanizmanın Mısır gibi aktörlerle belirli alanlarda genişletilmesi de ülkemizin yararına olabilir.

Kahire'nin Süveyş, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz'deki ağırlığı düşünüldüğünde, Mısır'ın doğrudan kolektif savunma yükümlülüğüne girmesini beklemeden deniz güvenliği veya savunma sanayii üzerinden sisteme bağlanması daha gerçekçi görünüyor. Dolayısıyla burada oluşabilecek bölgesel mimarinin değeri, mümkün olduğunca çok devletin aynı metne imza atmasından ziyade, ortak sorunlarda birlikte hareket edebilecek mekanizmalar üretmesinde yatıyor.

Türkiye'nin NATO'daki ağırlığı neden ve nasıl artıyor? Mekke'deki arayışı Batı güvenlik sisteminden bağımsız düşünmek de mümkün değil. Rusya-Ukrayna Savaşı Avrupa ile Türkiye'nin güvenlik hesaplarını yeniden birbirine yaklaştırdı. İran Savaşı ise bu ilişkinin Karadeniz ve Rusya'yla sınırlı olmadığını daha berrak biçimde gösterdi.

İran'dan Türkiye yönüne gelen balistik füzelerin NATO hava savunması tarafından önlenmesi, Ortadoğu'daki bir savaşın kısa sürede NATO güvenliği meselesine dönüşebildiğini ortaya koydu. Ankara Zirvesi Bildirisi de Hürmüz'de seyrüsefer serbestisini doğrudan ittifakın güvenlik gündemine aldı.

Avrupa'nın Türkiye'ye yaklaşımında görülen değişimin arkasında da bu maddi gerçeklik bulunuyor. Demokrasi ve hukuk alanındaki eleştiriler ortadan kalkmış değil, buna rağmen Ukrayna savaşından sonra Avrupa başkentlerinin Ankara'yla ilişkisinde savunma ve güvenlik çok daha belirleyici hale geldi.

Türkiye'nin savunma ihracatının 2025'te 10 milyar dolara ulaşması ve bunun 5,6 milyar dolarının Avrupa ile ABD pazarlarına gitmesi bu yakınlaşmayı ekonomik bir zemine de oturtuyor. Burada Türkiye'nin önüne silah satışlarından daha büyük bir fırsat çıkıyor. Avrupa önümüzdeki yıllarda çok ciddi miktarda savunma harcaması yapacak.

Ankara'nın hedefi hazır ürün satmanın yanında üretim zincirlerinde kalıcı pay almak ve halen dışarıya bağımlı olduğumuz kritik teknolojilerde ortaklık kurmak olmalı. İran savaşı sırasında Türkiye'ye Amerikan Patriot sistemlerinin yeniden konuşlandırılması, özellikle hava ve füze savunmasındaki ihtiyacımızı somut biçimde gösterdi.

NATO'daki siyasi ağırlığı sanayi kapasitesine çevirebildiğimiz ölçüde Avrupa'nın yeniden silahlanması Türkiye için geçici bir ihracat artışından daha kalıcı sonuç üretecektir. Aynı yaklaşım Asya'da da görülüyor. Türkiye'nin Pakistan'la yıllardır geliştirdiği askeri ilişkilere Endonezya ile yapılan KAAN anlaşması gibi yeni ortaklıklar ekleniyor.

Güney Kore ile savunma sanayii ve teknoloji alanında uzun süredir devam eden ilişki de bu açıdan ayrıca değer taşıyor. Türkiye'nin avantajı Avrupa, Körfez ve Asya'daki farklı savunma ekosistemleriyle aynı anda çalışabilmesi. Burada dikkat edilmesi gereken husus, ilişkilerin mümkün olduğunca müşterek üretime ve teknoloji kazanımına dönüşmesi.

Türkiye'nin dış politikadaki erişimi, sanayideki dış bağımlılığı azaltabildiği ölçüde gerçek stratejik kapasite üretiyor. Güvenlik ile ekonomi nerede birleşiyor? Türkiye'nin konumunu değerli kılan bir başka unsur, Avrupa ile Asya arasındaki güvenlik hatlarının aynı zamanda enerji ve ticaret hatları olması.

Hürmüz'den çıkan enerji, Babülmendep ve Süveyş'ten geçen ticaret, Irak üzerinden Türkiye'ye ulaşabilecek yeni koridorlar ve Karadeniz'in güvenliği artık birbirinden kopuk meseleler değil. Türkiye bu coğrafyanın merkezinde bulunduğu için yalnızca askeri caydırıcılık sağlayan bir ülke olarak değil, kesintiye uğramaması gereken bağlantıların taşıyıcısı olarak da önem kazanıyor.

Kalkınma Yolu bunun en somut örneklerinden biri. Basra'dan Türkiye'ye uzanacak bir güzergah, Körfez ile Avrupa arasındaki ticarete yeni bir seçenek sağlayabilir. Irak-Türkiye petrol hattının kapasitesinin büyük bölümünün bugün kullanılmıyor olması da güvenlik ve siyasi koordinasyon sağlandığında değerlendirilebilecek ciddi bir altyapının zaten mevcut olduğunu gösteriyor.

Türkiye'nin bölgesel güvenlik politikasını ulaştırma ve enerji projelerinden ayrı yürütmemesi gerekiyor. Bir güzergahın askeri bakımdan güvenli, hukuken öngörülebilir ve ticari olarak işler hale gelmesi, onlarca siyasi deklarasyondan daha kalıcı nüfuz yaratabilir.

Türkiye'nin arabuluculuk faaliyetleri de bu maddi kapasiteyi tamamlıyor. Ülkemizin Rusya-Ukrayna görüşmelerine ev sahipliği yapması, Gazze ateşkesindeki rolü, İran Savaşı sırasında Washington ile Tahran arasındaki temaslara katkı vermesi ve Somali ile Etiyopya arasında Ankara Bildirisi'ni ortaya çıkarması, farklı taraflarla konuşabilme kabiliyetinin güvenlik politikasında somut değer ürettiğini gösteriyor.

Bu alanın mutlaka korunması lazım. Mekke Anlaşması'nın İran karşıtı mezhepsel bir hatta oturduğu algısı veya yeni ortaklıkların Türkiye'yi ortaklarının her hesaplaşmasına bağlaması, ülkemizin bugün sahip olduğu bu esnekliği azaltabilir. İç cephe güçlenmeden bu mimari tamamlanabilir mi?

Bütün bu dış açılımın sürdürülebilirliği, nihayetinde Türkiye'nin kendi içindeki güvenlik yüküne dayanıyor. PKK meselesinin yalnızca Türkiye sınırları içinde ele alınabilecek bir güvenlik sorunu olmadığı malum. Örgütün ana varlığının Irak'ta bulunması, Suriye'de YPG'nin geleceğine ilişkin tartışmalar ve İran Savaşı sırasında Kürt silahlı grupların yeniden hareketlenmesi, Türkiye'deki sürecin bölgesel şartlardan ne kadar kolay etkilenebildiğini bir kez daha gösterdi.

Nitekim İran Savaşı başladığında İran ve Irak'taki Kürt grupların hareketliliğinden duyulan kaygılar çözüm sürecini yavaşlattı. Türkiye'nin çıkarı, bu farklı sahalarda Kürt siyasetinin silahlı ve sınır ötesi ağlar üzerinden şekillenmesinin önüne geçerken meşru siyasi ve ekonomik aktörlerle ilişkisini mümkün olduğunca genişletmekte yatıyor.

İran Savaşı bu bakımdan önemli bir uyarı teşkil etti. IKBY'nin Türkiye'ye veya İran'a karşı faaliyet gösteren silahlı örgütlerin hareket alanına dönüşmemesi, buna karşılık Erbil ve Süleymaniye'nin Türkiye ile ekonomik ve siyasi bağlarının güçlenmesi gerekiyor. KYB ile ilişkilerin normalleşmesi ve sembolik düzeyde Süleymaniye uçuşlarının yeniden başlaması bu daha geniş politikanın bir parçası olarak anlam kazanıyor.

Suriye'de yapılması gerekenler de bununla uyumlu. Şam ile SDG arasında varılan düzenleme, kuzeydoğudaki silahlı ve idari yapının merkezi devlet içine alınmasını öngörse de silahların akıbeti, silahlı grupların nasıl entegre edileceği ve Irak sınırındaki geçişlerin kontrolü gibi önemli meseleler henüz tamamen çözülmüş değil.

Türkiye burada iki sonucu aynı anda hedeflemeli. Suriye topraklarında Türkiye'ye yönelik silahlı bir yapı kalmamalı, buna karşılık Suriyeli Kürtlerin güvenliği ve siyasi sisteme katılımı Şam yönetimi içinde güvence altına alınmalı. Bu denge kurulabildiği ölçüde Türkiye'nin Kürtlerle bölgesel ilişkisi güvenlik örgütlerinin tekelinden çıkabilir.

Asıl stratejik kazanç da burada ortaya çıkıyor. Türkiye'de PKK'nın silahlı varlığının sona ermesi, IKBY'yle ilişkilerin normal siyasi ve ekonomik kanallara taşınmasının devamlılığı, Suriye'de Kürtlerin merkezi devlet içinde yer bulması ve İran'daki istikrarsızlığın yeni bir sınır aşan silahlı hareket üretmesinin engellenmesi birbirini besleyen sonuçlar.

Ankara'nın hedefi bir ülkedeki silahlı sorunu diğerine itmek değil, dört ülkeye yayılan silahlı hareket alanını giderek daraltmak olmalı. Böyle bir ortamda güvenliğin ekonomik karşılığı da daha görünür hale geliyor. Kalkınma Yolu gibi projeler, sınır ticaretinin gelişmesi ve Irak ile Suriye üzerinden kurulacak yeni ekonomik bağlantılar, bölgedeki aktörlerin Türkiye ile istikrardan elde ettiği kazancı artıracaktır.

Türkiye'nin uzun vadeli avantajı burada askeri erişiminden daha büyük olabilir. Silahlı örgütlerin sunduğu aidiyet ve güvenlik ilişkisinin yerini ticaretin, siyasi temsilin ve devlet kurumlarının aldığı bir çevre, Türkiye'nin hem güvenlik maliyetini düşürür hem de bölgesel nüfuzunu daha dayanıklı hale getirecektir.

Ülkemizin önünde önemli bir hareket alanı açılıyor fakat . Yeni ittifakların, savunma anlaşmalarının ve bölgesel girişimlerin her birini aynı ölçüde üstlenmek zorunda değiliz. Burada esas başarı, tehditleri Türkiye sınırına ulaşmadan sınırlayan, ticaret ve enerji hatlarını daha güvenli hale getiren, savunma sanayiine teknoloji kazandıran ve gerektiğinde Ankara'nın arabuluculuk yapabileceği siyasi alanı koruyan bir düzen kurabilmekte yatıyor.

Bu nedenle dışarıda kurduğumuz güvenlik mimarisinin son halkası yine içeride tamamlanıyor. Kendi vatandaşlarıyla bağını güçlendiren ve kırk yılı aşan silahlı çatışmanın yükünü geride bırakan bir Türkiye, Irak'tan Suriye ve İran'a uzanan Kürt coğrafyasıyla ilişkisini de silahlı örgütlerin belirlediği bir güvenlik meselesinin ötesine taşıyabilir.

NATO'dan Körfez'e, Kızıldeniz'den Irak ve Suriye'ye uzanan yeni hareket alanını kalıcı güce çevirebilmenin yolu, içeride daha sağlam bir Türkiye ile çevresindeki daha istikrarlı ve ekonomik olarak birbirine bağlı bir bölgeyi aynı güvenlik tasavvuru içinde kurabilmekten geçiyor. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır.

Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. MEKKE ANLAŞMASITürkiyeSelçuk SarıyarSelçuk Sarıyar Independent Türkçe için yazdı Selçuk SarıyarSalı, Eylül 1, 2026 – 10:30

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir